onsdag 30. desember 2020

Is Geography a Destiny?

Bir varmış Bir yokmuş güzel zamanlar da gecen güzel bir hikâyeyi anlatmayacağım size, üzgünüm.

Oysaki 1-2 yıl çalışıp geri döneceklerdi, yani herkes öyle zannediyordu... 

...  

Çocukları, anne, baba ve kardeşlerine daha güzel bir gelecek sunmak için geçmişlerini ve geleceklerini feda ettikleri hiç bitmeyen bir hayat yolculuğu. Onları nelerin beklediğini bilmeden ve belki de daha okuma yazmayı doğru dürüst bilmiyorken, çok paralar kazanıp Mercedes ile köylerine döneceklerini hayal eden ama ne dönebildikleri nede ruhen ait olabildikleri göcmenler.

Birçok ülkenin sözlüğüne yeni kelimeler ekleten, birçok ülkenin politik yapısını ve hatta kısmen-kebap dili ekleten Göç insanları. 

Her iki tarafın birbirlerine kendilerini kabul ettirmenin görünmez savaşında yitip giden 1. ve 2. jenerasyon çocukları. Bir taraf entegre adi altında asimile çalışmaları yaparken diğer taraf kültürüm, geleneklerim göreneklerim diye ufacık çocukların omuzlarına bindirdikleri yükleri yetmiyormuş gibi birde her biri bir taraftan o korumasız çocukların kolundan çekiştirip durdular senelerce. 

O çocuklar kendilerini hiçbir yere ait hissedemediler, ne babalarının memleketlisi olabildiler nede doğup büyüdükleri topraklara ait olabildiler. 

.... 

Babam, 1976 yılında Almanya ya geldi ve onun için "zaman" o tarihte durdu. Tek bir bavul ile gelmişti, içine birkaç parça kıyafet, gelenekleri, görenekleri, ayıpları ve kültürlerini doldurup çıkmıştı o yolculuğuna.

Babam Irak ve Türkiye sınırında bulunan küçük bir köyde dünyaya gelen 8 kardeşten 5 numara. Annesi, evde çocuklara bakar Babası yani dedem de hayvan ve çiftçilikle uğraşırdı, Halalarım anneanneme yârdim ederken, amcamlar babalarına yârdim ederlermiş. Babamların köyünde okul olmadığı için babam sadece 2 sene okula gidebilmiş, halalarım hiç gidememişler çünkü kız kısminin okulda isi olmazmış. Zaten hepsi de çok küçük yaslarda evlendirilip başka köylere gelin gitmişler. Halamları tanımıyorum onları çocukluğumda bir iki defa gördüğüm halleri ile hatırlıyorum, ama orada bir yerlerde hala köklerimin var olduğunu biliyorum. 

Her şey olması gerektiği gibi giderken, köy bir gün kırmızı bir Mercedes gelmiş, bütün köylüler etraflarına toparlanmış, çobanlık yapan Isa Bey köyden Avrupa’ya göç edeli daha 1 yıl olmadan muhteşem bir geri dönüş yapıp köydeki herkesin gözünü boyamayı başarmış. Ne kadar ilginç değil mi ufacık bir dokunuş bir insanın kaderini bir anda değiştirebiliyor olması.  Ogün kafası karışanların içinde babamda varmış ve o da karar vermiş Çoban Isa gibi, Pardon Isa Bey gibi Avrupa’ya gidip ailesine güzel bir hayat sunacakmış.

Bir aksam yemeğinde Isa Bey gibi Almanya’ya gitmek istediğini söylemiş babam, dedeme. Dedem ilk baslarda karşı çıkmış ama babam koymuş kafasına ve planlarını birbiri sıralamış, ineklerden birtanesini satarlarsa yol parası çıkarmış zaten kısa bir sure içinde çok para kazanıp ilk maaşı ile yerine yeni hayvanlar alınırmış. Günlerce bunu dile getirmiş en sonunda köyden birkaç kişi daha gideceğini öğrenince Dedem kabul etmiş. Ve birkaç hafta içerisinde köyden 3-5 kişi ile umutlarına doğru yola çıkmışlar.

Annem ve babam çocuk yasta evlenmişler. Annem 15, babam 19 yaşındaymış. Birkaç yıl içerisinde 3 tane çocuk sigdirmis annem ufacık bedenine ama normali oymuş o zamanlarda, kimse yadırgamazmış.

Ben Elena, 3 kardeşten en küçükleri benim, babam Almanya’ya gittiğinde ben daha dünyada yokmuşum, hatta annemin bana hamile olduğundan bile haberi yokmuş. Neyse ki babam 2 yıl sonra bizi de yanına almışta tekrardan bir aile olabilmişiz.

Almanya’nın küçük bir kasabasında bir araba fabrikasında çalışırdı babam, birçok yabancı aile vardı kasabada, hepsinin hikayesi birbirine benzerdi ve zamanla birbirlerine daha çok benzemeye başladır.

Annem ev hanimiydi, okuma yazması yoktu o hiç çalışmadı sadece diğer kadınlar gibi çocuklarına bakmak ve yemek yapmaktı görevi. O küçük grup gittikçe yasadıkları kasabayı kendilerine benzetmeye başlamışlardı, köydeki kurallarını Almanya’ya da taşımaya başarmışlardı, isin korkunç yani ise seneler geçmesine rağmen onlar hala 1970´li yılların Türkiye’sinde, Irağında yaşıyorlarmış gibi davranıyorlardı. Bu küçük topluluk, ahlak bekçileriyle dolu olan ve mahalle baskısının yoğun ve daha şiddetli haline bürünmüş haliydi sanki.

Ben ve kardeşlerim önce kreşe, sonra ilk okula başladık. 

Sevilmenin ne olduğunu bilmeden büyüdük biz. Annem ve Babam kendi aileleri tarafından sevilmeden büyüyen iki insandı çocuklarına nasıl sevgi göstermeleri gerektiğini bilmezlerdi, onların sevgi gösterimi karnimizi doyurup erkenden uyutulup en ufak bir hatamızda cezalandırılmaktı. Dayak, su içmek gibi normaldi bizler için, sevilmemenin çok normal gelmesi gibi.

İnsan kendi anne ve babası tarafından sevilmeyince değer görmeyince başka insanlarında onları sevmeye hakları yokmuş gibi gelir.

Gittiğimiz okullar bizi kendilerini, evdekilerde bizi kendilerine benzetmek için çekiştirip dururlardı, iki farklı kültür arasında sikistirilmanin acisinin daha sonradan çıkacağını bilmeden geçiriyorduk günlerimizi. Küçücük yaşlarımızda iki farklı dünyalara ayak uymaya zorlandık. Her iki tarafın beklentilerini karşılamak o küçük ben için çok fazlaydı ve bir zaman sonra hatalar yapmaya başladım. Dışarıda ki hayat için doğru ama evdeki hayat için yanlış olan hatalar. Ben hiçbir zaman bir yere ait olamadım...

Her şey 9. sınıfa geçince başladı, hayatimin tam ortasına Alex geldi, bir grup çalışmasında yakınlaşıp, acaba ne derler diye düşünmeden özgürce sevmek ve sevilmek istedim. Alex bizim kültüre hakimdi, sınıf dışında konuşmazdık ve bazen birlikte bizim mahallenin girişine kadar yürürdük. Hiçbir zaman elimi tutmaya cesaret edemedi bende edemedim. Hiç bıkmadan saatlerce konuşurduk, her konudan konuşurduk hayallerimizi geleceğimizi paylaşırdık birbirimize ama asil gerçekliğe hiçbir zaman değinmezdik. Yaz tatile kadar böyle devam etti. Yazın her yıl olduğu gibi babamın köyünde geçirecektik yaz ayini.  Söz verdik birbirimize her hafta birbirimize mektup yazacaktık ve gelince değiş tokuş yapacaktık.  

Yaz tatilinde ablamı istemediği birisiyle nişanladılar, babamın uzaktan akrabası, ablama danışma gereği bile duymadan. Ablam hiç karşı gelemezdi babama, o ne isterse ne derse o olurdu, kaderine razı gelmek onun göreviydi. Annem, o geleneklerine bağlı bir kadındı evde erkeğin sözü geçerdi ona göre.

Okulların açılmasını hiç bu kadar beklememiştim, yazdığım ve deli gibi sakladığım mektuplarla okulun yolunu tuttum. Alex yoktu, ikinci üçüncü derse de gelmemişti. Bütün gün bekledim yine gelmedi. Haftalar sonra öğrendim ki başka şehre taşınmışlar, 1-2 saat uzaklıkta. Hayatimin ilk hayal kırıklığını, o zaman yasamıştım. Bir gün, evden okula giderken karşıma çıktı, elinde bana yazdığı ama hiç gönderemediği mektuplarla, o heyecanla atlamışım boynuna o kadar siki sarıldım ki çocuk yazık bir an nefes alamamıştı. O gün ilk kez okula gitmemezlik yaptım bütün gün Alexle eskiden olduğu gibi sohbetler edip yürüdük, sanırım hayatimin en güzel anlarıydı.

 

Aksam eve geldiğimde beni bekleyen sürprize hazirsiz yakalanmanın saskinligi ile kala kaldım. Babam, annem ve kardeşlerim dik dik bakıyorlardı bana. O gün hiç yemediğim kadar dayak yedim babamdan, mahalleden birisi anneme yetiştirmiş,” senin kızı bir oğlanla gördük” demişler. Annemde babama söylemiş sağ olsun, gerekeni o halleder diye düşünmüş olmalı.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra, gym dersinde üzerimi değiştirirken birileri vücudumdaki morlukları öğretmene yetiştirmiş oda müdüre, olay baya büyüdü tabi. Eve gelen sosyal hizmetler ve akabinde beni bir yurda yerleştirmeleri birkaç gün içerisinde oldu. Hiç üzülmedim o evden ayrıldığıma. Hiçbir şey olmamış gibi beni yeni yazdıkları okula gitmeye devam ettim. Annem ve babam birkaç defa benimle görüşmek istediklerini dile getirselerdi hiçbir zaman onları görmek istemedim. Onlara dair bende kalan hiç güzel bir anim yoktu.

Birkaç ay içerisinde beni alman bir ailenin yanına verdiler, anne baba gibi değillerdi ama en azından dayak yemiyordum. Seneler sonra ablamla uzun bir telefon görüşmesi yaptık, bana annemin intihar ettiğini söyledi. Benden sonra psikolojisi baya bozulmuş ne ilaçlar ne psikologlar ne terapiler hiçbiri fayda etmemiş, kendini bir trenin altına atıp bu dünyadan gitmek istemiş. Kalbimde anneme dair güzel anilarim olsun isterdim…

Sevilmeden büyümüş çocuklar, sevginin ne olduğunu bilirler mi?

------------------------------

Şu anda 2021 tarihinde- hala yasadığı ülkenin dilini öğrenmeyen ve çocuklarını mağdur bırakan anneler ve babalar var. Zaman değişir ama bulunduğun toplum değişmezse zamanın değişimi o kadar da önemli değildir. Güçlü kadınlara ihtiyacımız var bizim, kayıp gitmeyecek jenerasyonlar için. 

Gamzenin bana anlattığı bir gerçek hikâyeden çok etkilenerek ilham perim seneler sonra teşrif ettiler. Uzun zamandır yazamıyordum iyi oldu... Her iki tarafında acımasızca eleştirmek istemiyorum ama çok saçmalıkları var ki sabaha kadar konuşulsa bitmez galiba. 

 

torsdag 22. oktober 2020

Jose Saramago demis ki; (…) ben bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum. Bilmiyor musun ki, kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin.”

Virusum ile odamda otururken,  izole hayatimda Jose Saramago ile tanistim, bugune kadar tanismadigin hata dediginizi duyar gibiyim ama sanirim normal hayatin zamansizligina cok kaptirmis olmaliydim kendimi. O kaosun icerisinde cok sey yaptigimi zannedip aslinda hic birsey yapamadigimi fark ediyorsunuz sonra. Zamanim yokmus gibi gelirdi hic birseye, oysaki insan en cok kendinden kisarmis zamani.

Klasik cumleler kuramicam, bu virus bana sunlari ogretti felan diye, hic bir sey ogretmedi bana sadece bir bulasici hastaliga daha bulasmanin bos vermisligi ile geciriyorum zamanimi, eklem agrilarimi ve halsizligimi bir kenara birakirsak. 

Bu surecte en iyi vaktin kitap ve netflix olduguna karar verip, okumaya "zamanimin" olmadigini dusundugum kitaplari okumaya karar verdim. Cok yeni kalem´ler ile tanistim, bazilarinin hayatina taniklik ettim, ama ne yalan soylim ben en cok Kisa kitaplari severim hemen okuyup bitirmelik, 400+ kitaplar kendini tekrara girip asiri detaylara girmesini sevemiyorum. Ya ben YouTube da bile birseyi en az 1,5x hizi ile izleyen biriyim 700 sayfalik kitaplar cok agir.

Sorgulatan kitaplar en sevdiklerim, sana soru sordurtan, kafanda soru isaretleri birakan. Mesela Jose´nin, kitabinda, bu kitap bana sunu hissettiriyor dedim ve bi sonraki sayfasinda benzer bir cumle gordum, cok hosuma gitti. Muhtemelen benimle ayni hissiyatlara kapilmis bir cok insan vardir ve belkide bu yuzden kisacik bir kitap klasikler arasina girmeyi basarabilmis. Her seyde oldugu gibi, insan biraz kendinden birseyler bulmak istiyor okudugu kitaplarda izledigi filmlerde. 
 
Filmi yapilmis kitaplarin filmlerini izlememeyi tercih ediyorum, yada filmini izledigim bi kitabi okuyamiyorum. Kitaplari guzel kilan - kendi hayal dunyanda canlandirman, kendi castíni kendin yapabilme ozgurlugu. Filmdeki cast ve oyunculuk kafandaki ile ortusmeyince sonuc hayalkirikligi. Yazarin hayat hikayesini okurum kitaba baslamadan once, kendinden neleri kattigini merak ederek, hangi acilarini kaleme dokmesine bakarim. Kafka´nin Donusum kitabindaki kendini anlatisi cok agir gelmisti, 60 sayfalik kitabi 1 gunde bitirmem gerekirken gunlerimi almisti. Cok agirdi, Kafka ile empati kurmak onu hissetmek agir gelmisti.

Jose Saramago, "Bilinmeyen Adanin Oykusu` demek istedigi gibi ben kendimi bulmak istiyorum, buldugumda cok gec olmadan tam zamaninda tadinda bulmak istiyorum. Belki de buyuzden bazen o adadan uzaklasip okyanusun derinliklerinde bogulacaginida bilsen o riski alman gerekiyor, gercek kendine, gercen benligine ulasabilmen icin. Bazen cok yorucu, surekli bir arayista olmak, sonucunun guzel olduguna inanarak. 

Ne istedigini. ne istemedigini, neyi sevdigini-sevmedigini ve daha bircok sey. Kendini kesfettikten sonraki sen okadar cok guclusun ki, adimlarin o kadar daha saglam ki. Bu yolda cok buyuk hatalar da yapabilirsin, keskelerin olacaktir muhtemelen, derin ic cekmelerinde olucaktir, fedakarliklarinda...

Hayatin lezzetine ulasmak icin umarim hayat senden cok fedakarliklar istemez ve seni borclu birakmaz, Umarim Okyanusta bogulmayanlardan olursun...

Jose saramago demis ki; (…) ben bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum. Bilmiyor musun ki, kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin.”


lørdag 10. oktober 2020

Silah satip sonrada ama cocuklar savas cok kotu bisey diyen iki yuzlu gelismis ulkelere selam.!

Konuya nasil baslicagimi bilmiyorum ama sanirim direk konuya girsem daha iyi olucak. Hersey ufak cocuklarin ucurtma ucururken uzerlerine dusen bir bomba ile basladi. Butun Avrupa hatta butun dunya ayaga kalkmisti, yer yerinden oynadi ufak cocuklarq bu yapilani hic kimse kaldirqmadi demek isterdim ama maalesef boyle birsey olmadi, sadece online gazetelerde bi kac dakika yer alip sonra diger konular gibi yok olmaya mahkum oldu. Milyarlarca insan var ve Yemende ne olup bittigini bilmeyen bi milyon insan daha. Simdi sana sorsam gercekten yemende cocuklardan haberin varmi diye sorsam? Senin ozrun ama sadece orada haksizlik yokki mi diye baslarsin cumlene yoksa tv dizilerini dahami detayli bir sekilde ozet gecersin. TV bize ne sunuyosa onu mu kapiyoruz yoksa gormemezlikten gelmek bizim tercihimiz mi? Size biraz yemendeki cocuk olaylarindan bahsedim okuduktan ve gordugunuz fotograflardan sonra muhtemelen bi iki dakika dusuneceksiniz sonra hic bir sey olmamis gibi dizinize veya instagraminizda dolasmaya devam ediceksiniz. Cok biliyosun madem sen yazi yazacagina git biseyler yap dediginizi duyarcgibiyim. Hakli olabilirsiniz somut birseyler yapmiyorum ama sosyal medyankn gucunun farkindayim. Daha kendi komfor bolgemden cikip oralara dogru yol almadim ama en iyi bildigim seyi yapiyorum yazarak sizlere ulasmanin derdindeyim. 


Gelin bir goz atalim Neden ozellikle Yemeni secmem konusuna, cunku orada durum cok vahim hergun en az 3 cocuk olmekte ama bunun ne onemi var, cocugum yemek yemiyor diye aglayanlarin yaninda, eger ilerlerse her yazimi bir bolgeye ayirmayi dusunuyorum. Yemende olaylar tam olarak nasil basladi..

Klasik olan hepsi Amerikanin oyunlari diye olaya girmicem, bu olay 1.ds sonra basladi zaten yap boz hayal edin.. ortadoguda bir yap boz misali orada huzur olursa slklntl olur, hic bir sey satamazsin suanda silah satislarinda 1sirada kim var tahmin edin bile demicem cunk sorunun cevabi ortada. Huzur olursa satis olmaz, satis olmazsa para olmaz. USA diger ulkeler gibi ne yer alti olaylari var nede kuvvetli bir sosyal demokrasi olayi, afrikada saglik olursa slklnti olur neden mi en cok ilac satan ulkeye bir goz atalimmi, yok hic gerek yok oda belli zaten. Dusunsenize yillik 10000 milyard dolar geliriniz var herseyin basi hastalik der gecersin.